ahmedbensaada.com

Il y a pire que de ne pas être informé: c’est penser l’être

  • Augmenter la taille
  • Taille par défaut
  • Diminuer la taille
Accueil "Printemps arabe" AHMED BENSAADA: «‘‘Baharlar’’ birçok Arap ülkesinde sadece kaos, ölüm, kin, sürgün ve yıkıntıya yol açtı »

AHMED BENSAADA: «‘‘Baharlar’’ birçok Arap ülkesinde sadece kaos, ölüm, kin, sürgün ve yıkıntıya yol açtı »

Envoyer Imprimer PDF

Çeviri: Şeyma Tahan

Ahmed Bensaada, Öğretim görevlisi- «‘‘Baharlar’’ birçok Arap ülkesinde sadece kaos, ölüm, kin, sürgün ve yıkıntıya yol açtı »

Yıllardır Kanada’da yaşayan Cezayirli öğretim görevlisi Ahmed Bensaada, Mağrib ve Ortadoğu’daki dönüşüm ve çalkantıları yakından izlemektedir ve bu konuyla ilgili birçok makaleye imza atmış, konuşma yapmış ve konferansa katılmıştır… Bensaada, baştan beri Arap Baharları’na ilişkin çok eleştirel bir bakışa sahiptir, hiç olmadığı kadar canlı olan güncel olayları Amerikan Arabeski (Arabesque américaine) adlı kitabında sentezlemiş, daha sonra kitabın düzeltilmiş ve zenginleştirilmiş yeni basımı olan Arabesque$’i yayımlamıştır. Beş yıl sonra !

NORDINE AZZOUZ TARAFINDAN YAPILAN RÖPORTAJ

 

Suriye kenti Humus’un yıkıntıları - 10 Mayıs 2014 - (Ghassan Najjar/Reuters)

 

Reporters: ‘’Arap baharları’’ olarak adlandırdığımız dönemin üzerinden beş yıl geçti. Söz konusu ülkelerin çoğunda bilanço iç açıcı değil, hatta çok kötü. Sizce neden?

Ahmed Bensaada: ‘’ İç açıcı değil’’ mi diyorsunuz? Kurulu düzene uygun düşüncelere sahip batının aceleyle ve aldatıcı biçimde ‘’bahar’’ olarak adlandırdığı bu büyük çalkantılar, birçok Arap ülkesinde sadece kaos, ölüm, kin, sürgün ve yıkıntıya yol açtı. Belki yaşadıkları felaket durumunun baharla bağdaşıp bağdaşmadığını ‘’baharlaşmış’’ Arap ülkelerinin vatandaşlarına sormak gerekir. Bu konuyla ilgili rakamlar da dokunaklıdır. Kısa süre önce yapılan bir araştırma, bu üzücü dönemin beş yılda, 1,4 milyondan fazla kurbana (ölü ya da yaralı) ve 14 milyondan fazla mülteciye neden olduğunu göstermiştir. Bu ‘’bahar’’, Arap ülkelerine 461 milyarı yıkılan altyapı ve tahrip edilen tarihi alanlar olmak üzere 833 milyarın üzerinde kayba neden olmuştur. Diğer yandan MENA bölgesi (Middle East and North Africa – Ortadoğu ve Kuzey Afrika) 103 milyondan fazla turist kaybetmiştir, bu ekonomi için büyük yıkımdır.

 

Kitabım ‘’Amerikan Arabeski’’nin  ilk versiyonu yayımlandığında (Nisan 2011), Arap halkını etkileyen bu ayaklanmalardaki yabancı müdahalesini ve bunların kendiliğinden gelişmediğini ortaya koydum. Elbette Arap ülkeleri bu olaylardan önce gerçek bir çöküntü içindeydi: Siyasi değişim eksikliği, yüksek işsizlik oranı,  olgunlaşmamış demokrasi, geçim sıkıntısı, hiçe sayılan temel haklar, olmayan ifade özgürlüğü, tüm seviyelerde yolsuzluk, adam kayırma, beyin göçleri, vb. Tüm bunlar istikrarsızlığa ‘’verimli bir ortam’’ teşkil etmiştir. Ancak Arap halkının talepleri gerçek olsa da, yapılan araştırmalar genç Arap göstericilerin ve siber aktivistlerin, USAID, NED, Freedom House ya da milyarder George Soros’un Open Society şirketi gibi demokrasi ‘’ihracatında’’ uzmanlaşmış Amerikan kuruluşları tarafından eğitildiğini ve finanse edildiğini göstermiştir.  Tüm bunlar Muhammed Buazizi’nin kendini ateşe vermesinden yıllar önce meydana gelmiştir.

Arap kentlerini felç eden ve onlarca yıldır iktidar koltuğunda oturan eski salt hükümdarları al aşağı eden bu göstericiler coşku ve umudu da temsil ediyordu.

Yetişmiş gençlik, şiddet içermeyen direniş teknikleri ve çarpıcı sloganlarını coşkuyla yönlendirmiştir.  Amerikalı filozof Gene Sharp tarafından kuramlaştırılan aynı teknikler renkli devrimlerde Sırp Otpor aktivistleri tarafından uygulanmıştır.

Bu teknikler, özellikle yetişmekte olan başkaldıranların eğitimi için kurulan CANVAS merkezinde (Center for Applied Non Violent Action and Strategies)  Otpor’un kurucuları tarafından Arap gençlerine  öğretilmiştir.

AYM  (Alliance of Youth Movements) gibi Amerikan kuruluşları  aracılığıyla netin dev Amerikan şirketleri tarafından liderleri hedef alınmış, eğitilmiş, internet üzerinden arkaşlık  kurmuş ve desteklenmiş yeni teknoloji tutkunu bir gençlik.  Renkli devrimlerdeki aktivistler gibi, Arap siber başkaldıranlar da  rejimlerin tepesindekini indirmek için eğitilmişti. Bu aktivistler, muhtemelen farkında olmadan, iktidar piramidinin zirvesinin düşmesini sağlamak için ‘’finanse edildi’’.

Salt hükümdarlar püskürtülüp, iktidar boş kaldığında bu aktivistlerin bir sonraki adım için yeterlikleri yoktu. Aktivistlerin, bu büyük değişiklikleri izlemesi beklenen demokratik geçişi yönetmek için siyasi kabiliyetleri bulunmuyordu.

Gazeteci Hernando Calvo Ospina, 2007’de Monde diplomatique sütunlarında renkli devrimlere ilişkin bir makalede şunu yazmıştır: ‘’Yönetenler ve yönetilenler arasındaki mesafe NED’in ve dolarlar ve reklamlar sayesinde binlerce ‘başkaldıran’ üreten onun örgüt ağının işini kolaylaştırmaktadır. Değişim olduktan sonra başkaldıranların çoğu ve onların her türlü örgütü, şöhrete kavuşmadan ortadan yok olmaktadır’’.

Siber aktivistlere biçilen rol başarılı olur olmaz, eski iktidarın gitmesinin yarattığı boşluğu dolduran siyasi güçler herhangi bir büyük değişikliği kollayarak, yerilerini almaktadır. Tunus ve Mısır örneğinde, ilk zamanlar İslamcı hareketler, elbette ABD, bazı Batılı ve Arap ülkeler ve model teşkil etmesi beklenen Türkiye gibi müttefiklerinin yardımıyla,  durumdan yararlanmıştır.

‘’Bu baharın’’ Arap sokaklarında genç siber aktivistlerin yiğitçe attığı  sloganlarla ilgisinin bulunmadığı ve demokrasinin tehlikeli bir ilüzyondan fazlası olmadığı açıktır. Aslında, bu dönemden geçen tek Arap ülkelerinin yönetim şeklinin cumhuriyet olduğunun fark edilmesi ‘’bahardan’’ neden şüphe duyulmasını sağlamamıştır? Demokrasi, özgürlük ve insan haklarının savunucularıymış gibi hiçbir Arap krallığının bu ‘’bahar’’ tsunamisinden etkilenmemesi tesadüf müdür? Bahreyn’deki tek krallık karşıtı ayaklanma, bazı Arap cumhuriyetlerinde benzer olaylar bu kadar konuşulsa da, Körfez İşbirliği Konseyi’nin (KİK) askeri işbirliği, anaakım medyanın sessiz suçortaklığı ve politikacıların yardımıyla şiddet kullanılarak bastırılmıştır.

Bu ‘’bahar’’, çok daha büyük bir jeopolitika çerçevesinde, elbette ‘’Büyük Ortadoğu’’da bazı Arap ülkelerinin istikrarsızlığını hedef almaktadır.  Bu öğreti, Sykes-Picot Antlaşması’ndan miras kalan sınırları geçersiz kılarak, Arap ülkelerini ve onlara komşu bazı ülkeleri bir araya getiren bir coğrafi bölgenin yeniden şekillendirilmesini önermektedir.

Başkan G.W. Bush ve yeni muhafazakar şahinlerinin rehberliğinde başlatılmasına rağmen bu proje, İsrail Dışişleri Bakanlığı’nda üst düzey görev yapmış Oded Yinon tarafından 1982’de ortaya atılmış fikirden esinlenmektedir. ‘’Yinon Planı’’ olarak adlandırılan plan başlangıçta, ‘’mevcut  tüm Arap ülkelerini zayıflatmak ve tüm bölgeyi kırılgan, daha çok etkilenmeye açık, İsraillilerle karşılaşacak güce sahip olmayan küçük parçalar şeklinde düzenlemeyi hedeflemekteydi.

< style="text-align: justify;">Ve parçalanma ne yazık ki devam etmektedir…

 

"Yinon Planı" hakkında

 

Bu tabloda, Tunus yine de bir istisna olmaya devam ediyor. Bu nasıl açıklanabilir?

Elbette, Libya, Suriye ya da Yemen’deki duruma kıyasla Tunus’taki durum ilginç görünebilir. Ancak olayın tümüne bakıldığında Tunus,  anaakım medyanın inanmamızı istediği gibi başarı örneği değildir.

Tunus’a kısa süre önce Nobel Ödülü verilmesinin nedeni bir şey değiştirmesi değildir. Son yıllarda kimlere verildiğine bakılırsa bu ödülün ne işe yaradığı sorgulanabilir.  Ülkelerinin ‘’baharlaştırılmasını’’ beş yıldır yaşayan Tunusluların bununla ilgili bir  fikirleri vardır. Bazı blog yazarları baharın beşinci yıldönümüne ilişkin yorumlarında iyimser değillerdi: ‘’Mağrib’deki tek demokratik ülke + Nobel Ödülü, geri kalan her şey ZABA (Zeynel Abidin Bin Ali) dönemindekinden daha kötü’’. Biraz mizahi olarak da şu yazı görülmüştür: ‘’Sosyal adaletsizlik,  işkence, suçların cezasız kalması, hepsini boşverin, Nobel ödüllerimiz var ya’’

Tunuslu dostum filozof Mezri Haddad Figaro’ya verdiği demeçte: ‘’5 yıldan kısa sürede baş döndüren bir hal alan dış borcunu ödeyemeyen ve bugün can çekişen ekonomisini ayağa kaldıramayan Tunus, iyi bir devrim örneği olarak sunuldu ve Nobel ödülüne layık görüldü, ‘’Arap Baharı’’ her yerde olduğu gibi Tunus’ta da inşa ettiğinden fazlasını yıktı’’ ifadesini kullanmıştır.

Şunu da eklemiştir: ‘’2011’den itibaren Tunus,  Libya ve Suriye’de olduğu gibi, İslamcı terörist işgücünü ihraç eden ilk ülke haline gelmiştir. Birleşmiş Milletler’in raporları  bir Tunuslu olarak ezicidir. Libya’nın Zliten bölgesindeki son intihar saldırısını düzenleyen bir Tunusluydu, Valence’de camideki saldırıyı düzenleyen ve Paris’in XVIII. Bölgesi’ndeki karakolun önünde kendini havaya uçuran gibi’’.

Aslında Tunus, Suriye’deki DAEŞ cihatçılarının dünyasında en büyük tedarikçi olmaktan halen uzaktır. Bu, bahar terimini haklı çıkaracak istisna olması istenen bir ülke için pek parlak olmayan bir durumdur.

Siyasi cinayetlerin yanı sıra, kör terör saldırıları ülkeyi yasa boğmuştur ve rezil ‘’cihad el nikah’’ hikayeleri  Tunuslu radikal gençler tarafından popüler hale getirilmiştir.

Goncourt ailesinin halen 18 Mart 2015’Teki saldırnın izleri taşıyan Bardo Müzesi’ne taşınması,  bir ülkeye demokratik geçişin mührünü vermemektedir.

Söz konusu Fransız ‘’yardım eli’’,  Bourguiba caddesini dolduran bu göstericilerin küstahlığına son vermek amacıyla ‘’güvenlik durumunu yönetmek’’ için Bin Ali’nin polisine Fransızların deneyimini öneren Fransız Bakan Michele Alliot-Marie’nin gafını hiçbir şekilde silmeyecektir.

Gençliklerini parlak bir gelecek olarak gören bu göstericiler, Devlet Başkanı Bin Ali’ye kapıyı gösterdikten sonra onun yerini alan ‘’dinozorların’’ yaşı hakkında ne düşünüyorlar? Siz yorum yapın: Munsif Marzuki  71 , Raşid Gannuşi 75 ve özellikle şu an görevde olan Devlet Başkanı El Bacı Kaid El Sebsi 90 yaşındadır.   Aslen genç olan, ‘’facebookçu’’ olarak nitelendirilen  bir devrimin, yaşlı hükümdarlar, nefret edilmiş eski kabile rejimleri, savaşçı İslamcılar ya da ülkenin çıkarını uluslarüstü yardımseverlikle karıştıranların temsil edebildiğine gerçekten inanılabilir mi?

Bir gün bir seçim yasasının, canla başla savaştıkları Bin Ali’nin eski yandaşlarının rehabilitasyonu için oylanabileceğini düşünebilirler mi?

Bin Ali’nin gidişinden – neredeyse günü gününe – beş yıl sonra işsiz kalan üniversite mezunu Tunuslu Ridha Yahyavi Kasrin’de, kınadıkları ve uğruna savaştıkları alımlarda yapılan kayırmacılığı protesto etmek için kendini öldüreceğini hayal edilebilirler miydi?

Ve bu dramdan sonra ayaklanmaların sert şekilde bastırılmasını?

Beş yıl sonra, Yahyavi aynı sebeplerle  Buazizi ile aynı şeyi yapıyorsa bu Tunus ‘’baharında’’ olumlu ne var?

 

Kasrin’deki ayaklanmalar (Ocak 2016)

 

Komşuluk ve yakınlık göz önüne alındığında, endişe uyandıran ilk ülkeler olan Suriye ve Libya’daki gerçek olayların analizi yapıldığında sizce ne gibi analiz farklılığı ya da nüans  bulunuyor?

Suriye’yi şu an kasıp kavuran iç savaş Libya’da üstün gelen iç savaşla kuşku uyandırıcı benzerlikler taşımaktadır: a) Suriye’deki ayaklanmanın baştaki merkezi başkent değil sınırda bir bölgeydi (Tunus ve Mısır’ın aksine); b) ‘’yeni eski’’ bir bayrak ayaklananların sancağı olarak belirdi; c) Ayaklanmanın şiddet içermeyen cümlesi çok kısaydı; d) yabancı askeri müdahalesi (doğrudan ya da dolaylı) müdahalesi hızla şiddet içermeyen ayaklanmaları  kanlı bir iç savaşa dönüştü.

Aslında, Gene Sharp’In terosi işlememektedir ve CANVAS’taki dersler Libya ve Suriye’deki gibi sonuç vermemektedir, gösteriler çok hızlı şekilde iç savaşa dönüşmektedir. Bu dönüşüm daha önce bahsedilen aynı ülkelerin gözle görülür yabancı müdahalesi yardımıyla, NATO (Libya’daki durum) ya da karışık koalisyonlar (Suriye’deki durum) aracılığıyla meydana geldi.

Bu şekilde, Batılı ülkeler (Arapve bölge müttefiklerinin yardımıyla), ruhsuz şekilde,  şiddet içermeyen Gene Sharp yaklaşımından Arap kanının durmaksızın aktığı gerçek, kanlı ve  yıkıcı bir savaşa geçmektedir.

Popüler göstericilerin geçici Sharp yaklaşımı Libya’daki NATO ve Suriye’de Beşar karşıtı koalisyonun askeri müdahalesini haklı çıkarmak için de kullanılmıştır.

Libya’nın yok edilmesine yol açan 1973 kararı, Kaddafi’ye bağlı güçlerin sivil halktan en az 6 bin kişinin öldürülmesine yol açtığına ilişkin doğruluk payı bulunmayan suçlamalarla haklı çıkarılmıştır.  Birçok ülke ABD, Fransa, İngiltere ve müttefiklerinin, NATO’nun BM Güvenlik Konseyi’nin görevini aşarak bu kararı saptırdığını ve kötüye kullandığını düşünmektedir. ‘’1973 kararının dersini’’  anlayan özellikle Rusya ve Çin,  Suriye ve Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed’i kınayan tüm BM kararlarını veto etmektedir. Bu olmasaydı, dünyanın anaakım televizyonları, Batılıların ve müttefiklerinin etkin işbirliği sayesinde, Suriye’de çok sayıda bulunan özel cihatçılar tarafından kalbi  sökülmüş ya da kafası koparılmış Devlet Başkanı Beşşar’ın fotoğraflarını gösterecekti.

Diğer yandan Hillary Clinton’ın elektronik posta araştırması, Kaddafi’yi ortadan kaldırılmaya iten nedenlerin Libya’da demokrasi isteğiyle hiçbir şekilde bağdaşmadığını, stratejik, ekonomik, siyasi çıkarlar ve malum altın hazineyle ilgili olduğunu ortaya koymuştur. Durum, Suriye devlet başkanı için de aynıdır.

Amerikan uzmanlarınca yapılan çok ciddi soruşturmaların, ABD’nin izin vermesi ve Amerikan yönetiminin El Kaide’ye bağlı militanlara silah yardımını kolaylaştırmaması ve askeri destek sağlamaması durumunda Libya’daki savaşın gerekli olmadığı ve engellenebileceğini göstermesi de ilginçtir.

Öte yandan, emekli Tuğamiral Charles R. Kubic, Kaddafi’nin iki şartla bir geçiş hükümetinin kurulması için gitmeye hazır olduğunu belirtmiştir. İlk şart olarak Kaddafi, gittikten sonra, El Kaide’nin peşine düşmek için askeri bir gücün kalmasının garanti edilmesini istemiş, ikinci olarak özgürce ülkeden ayrılmayı, kendisine, ailesine ve yandaşlarına yönelik yaptırımların kaldırılmasını talep etmiştir.

 

Gizli ses kayıtları Libya konusunda Hillary Clinton’ı suçlamaktadır

 

Eski Finlandiya Cumhurbaşkanı (1994- 2000) ve Nobel Barış Ödülü sahibi (2008) Martti Ahtisaari ise Suriye savaşına barışçı bir çözüm bulmak için Rus yönetimi tarafından görevlendirildiğini ve  bunun 2012 yılı başından itibaren olduğunu itiraf etmiştir.

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin beş daimi üyesine sunulan Suriye savaşının çözüm planı üç noktayı kapsıyordu: 1) muhaliflerin silahsızlanmaması; 2) muhalefet ve Beşşar Esed arasında diyolog organize edilmesi; 3) Beşşar Esed’in şık bir şekilde çekilmesini sağlamak.

Martti Ahtisaari’ye göre bu önerinin sunulmasından sonra Amerikan, İngiliz ve Fransız temsilcilere sonradan olacak şeyler gösterilmedi.

Dolayısıyla bu ‘’baharın’’ amacının Libya ve Suriye’de (ve MENA bölgesindeki başka bir yerde) demokrasi ve insan haklarıyla ilgisinin  olmadığı, amacın devlet başkanları Kaddafi ve Beşşar Esed’in fiziksel olarak ortadan kaldırılması, hatta bu iki ülkenin yok edilmesi ve binlerce Arabın tasfiye edilmesi, hatta kalp yiyen ve baş koparan cihatçıları finanse etmek ve yaratıcılarına silah doğrulttuklarında onlara gücendikleri   açık görünmektedir.

Tam tersine, Libya ve Suriye’deki ‘’baharlar’’, insan hakları savunuculuğu altında yurt dışında kışkırtılan pedagojik iç savaş örnekleridir.

Şu an bu iki ülke, Batılı ülkeler, Arap ülkeleri ve bölgedeki güçler tarafından açık açık finanse edilen  jeopolitik istikrarsızlık toprakları ve DAEŞ militanlarının yuvalarıdır.

Bu siyasi üçlü türbülans ve agresif yabancı müdahalesi çerçevesinde Cezayir bir ana hedef olmuştur ve her zaman öyle kalacaktır. Cezayirli gençlerin CANVAS Sırplarının eğitimlerine de katıldığını ve birçok ülkenin Cezayir’de ‘’baharlaşma’’ (şiddetli ya da değil) konusunda bahse girdiğini hatırlayalım. CNCD’nin ( Değişim ve Demokrasi İçin Ulusal Koordinasyon)  kara on yılının kötü hatırları ve yüzeyselliği onun yazgısını belirlemektedir.

Şu an, Libya’nın durumu Cezayir’in güvenliği ve istikrarı için gerçekten çok endişe vericidir. Bazı gözlemciler Libya’daki silahlı milislerin sayısını 300 olarak tahmin etmekte ve bunların Tunuslu milislere güçlü şekilde bağlı olduğunu belirtmektedir. Aslında, Fransa Ulusal Meclisi Dışilişkiler Komisyonu’nun geçen kasımdaki raporuna göre ‘’Tunus’ta kısa süre önce düzenlenen saldırıların tamamı Libya’dan organize ediliyor ve planlanıyordu’’.

Şu halde, Nicolas Sarkozy’nin – Libya’nın yok edilmesinin başlıca sorumlularından biri -  savaşçı ve kötü niyetli açıklamalarına rağmen Tunus ve Libya’ya sınırı olan  Cezayir’in ‘’coğrafi konumundan’’ şikayetçi olması gerekebilir.

Mevcut durum, Libya’daki DAEŞ ve Sahel’deki terörist hareketleri arasındaki işbirliği gerçek olduğu kadar çok da açıktır, bu da Cezayir’in güneyini koruma konusunda burnundan getirmektedir.

Dolayısıyla, Cezayir bu iç karartıcı dönemden doğrudan etkilenmese de, komşularındaki ‘’baharlaşma’’ önüne büyük engeller koymaktadır.

 

Nicolas Sarkozy’nin Cezayir karşıtı zehir zemberek açıklaması

 

Kısa süre önce yeni ve zenginleştirilmiş edisyonu yayımlanan ‘’Arabesque $*’’ adlı kitabınızda Arap ‘’baharlarında’’ ABD’nin büyük müdahalesi ve büyük sorumluluğu olduğunu savunuyorsunuz, bunu tam olarak, ABD’nin, Arap dünyasındaki ülkelerin ve rejimlerin istikrarsızlaştırılma taahüdüne benzetiyorunu. Bu tezin ötesinde, hangi noktaya kadar bu analizi savunuyorsunuz?

‘’Amerikan Arabeski’’ adlı kitabımın ilk versiyonu Nisan 2011’de yayımlandı, söz konusu tez etrafı çevreleyen ‘’bahar’’ rehavetine karşı çıktığı ve kendinden geçirici birlik ruhunu azalttığı için çok şüpheyle karşılandı.

Eğitimli ve yetişmiş, coşkulu  güzel bir gençlik tarafından yönlendirilen Arap ‘’devrimi’’ mutluluğu hiçbir durumda suçlamalarla lekelenmemelidir, bu yalnızca iftira olabilirdi. Bu konu, bazı dik kafalı örnekleri halen tutumunu sürdüren  anaakım medya ve birçok ‘’katolik’’ uzman tarafından  tartışılmıştır.

Devrim romantizmine karşı çıkmanın, Bin Ali ve Mübarek’in devrilmesinden neredeyse birkaç hafta sonra doruğa ulaşmasının bilinçsiz bir pervasızlık olduğunu kabul etmek gerekmektedir.

Ancak bu kitapta sunulan tez – ki çok kolayca doğrulanabilir 260’dan fazla referans içermektedir  - birçok kitap, resmi belge, faaliyet raporu, Wikileaks bağlantıları, vb analizi sayesinde titizlikle değerlendirilmiştir.

ABD’nin Arap ‘’baharına’’ yol açtığı açıktır. Daha önce açıklandığı gibi, Arap ülkelerindeki siyasi ve sosyoekonomik durum başkaldırı ve ayaklanmaya verimli bir zemin hazırlamıştır. Bununla birlikte , sürece Amerikan müdahalesi yumuşak değildir, bunun çok ötesindedir.  Demokrasinin ‘’ihracatında’’ uzmanlaşmış  ve çoğunlukla Amerkian hükümetince maddi destek alan ilk örgütlerin rolünü, CANVAS’ın verdiği şiddet içermeyen direnişe ilişkin teorik ve pratik eğitimler, yeni teknolojileri yöneten, ücretsiz olarak siberaktivistlere dağıtılan anonim navigasyon  araçlarının değerlendirilmesi, siberbaşkaldıranlar ve Arap ülkelearindeki Amerkan büyükelçilikleri arasındaki sıkı işbirliği, harcanan tutarın büyüklüğü, askeri taahhüt ve üst düey diplomatik hareketler doğrulamaktadır.

ABD’nin dış politikası insan sevgisine asla bir örnek teşkil etmediğinden, Amerikalıların olayların gidişatını büyük ölçüde etkilediği gerçeğiyle yüzleşmek gerekmekedir. Tüm bu eylemlerin Arap ‘’baharları’ başlamadan yıllar önce başladığını unutmamak gereklidir.

Zaman ilerledikçe, ‘’devrimlerin’’ vefasız doğası ortaya çıkmış, diller çözülmüş ve yeni belgeler ortaya çıkmıştır. Tezim yalanlanmamış ancak dikkate değer biçimde doğrulanmıştır. Bu da, ‘’ Arabesque$ - Enquête sur le rôle des États-Unis dans les révoltes arabes ‘’(Arabesk$- Arap ayaklanmalarında ABD’nin rolü konusunda araştırma) adlı kitabın yeni versiyonunun redaksiyonunu haklı çıkarmıştır.

Açık belgeler arasında, RAND şirketi (Amerika ordusu araştırma bürosu) tarafından 2008’de yapılan bir araştırmayı örnek verebilirz, bu araştırma Amerikan demokrasi ‘’ihracatı’’ politikasının söz konusu ülkelerden gelen aktivistlere eğitim, destek ve ağ sağlanmasına dayandığını göstermiştir.

Başka bir belge de öne çıkmaktadır. Bu belge, ABD Dışişleri Bakanlığı’nın  2010’da kaleme aldığı ve bilgi edinme özgürlüğü yasası sayesinde 2014’te ele geçirilen bir rapordur.

Rapor, açık şekilde ‘’Dışişleri Bakanlığı’nın, hedef alınan ülkelerin iç politikasını, ABD dış politikası ve ulusal güvenlik hedeflerine uygun şekilde değiştirmek amacıyla, başta sivil toplum kuruluşları (STK) olmak üzere,  ‘sivil toplum’ örgütleri yaratmayı hedef alan programlarınının yapısı’’ anlatılmıştır. Diplomatik bir dil kullanılsa da, belge hedef alınan ülkelerdeki siyasi değişiklikleri artırmak ve kılavuzluk etmektir’’.

Yani, Arap ‘’baharına’’ ABD’nin müdahalesi sadece basit bir varsayım değildir. Bunun varlığı Amerikan yönetiminin kendisi tarafından bile açıkça kabul edilmiştir. Tüm bunlar ‘’ Arabesque$ ‘’ kitabında ayrıntılı şekilde anlatılmıştır.

 

"Arabesque$" kitabının Michel Collon tarafından tanıtımı

 

‘’Arap baharlarının bittiği’’ savına katılıyor musunuz? Suriye ve özellikle konuyla muhatapların siyasi çözüm konusunda güçlük çektiği ve Avrupa’da  askeri taahüt öngörülerinin olduğu  Libya’da nasıl  muhtemel senaryolar görüyorsunuz?

 

Arap ‘’baharı’’ haklar üzerideki yıkıcı etkileri bakımından asla bir bahar ve doğal olarak Araplara özgü olmamıştır, çünkü ayaklanma hareketleri başta ABD’ninkiler olmak üzere yabancı örgütler tarafından yönlendirilmiştir.

Arap dünyasındaki ‘’baharlaşma’’ süreci sona mı geliyor? Çok kesin. Arap halkları enayi değildir. Libya, Suriye ve Yemen’in vahşice yok edilmesi örnekleri en inatçıları bile ikna etmek için yeterlidir.

Arap dünyası toplumun birçok alanında kesinlikle büyük değişiklkler yapmaya ihtiyaç duymaktadır: siyaset, sosyoekonomi, kültür, ifade özgürlüğü, insan hakları, vb. alanlarında.

Ancak bu değişiklikleri ülkeyi yok ederek ve ölüm, kin ve yıkıma yol açan orta çağ uygulamalarının tekrar ortaya çıkmasına izin verilerek mi gerçekleştirmek gerekir? Elbette hayır.

Diğer yandan, bu değişiklikler yabancıların gündemine hiçbir şekilde uymamalı ve bundan yarar sağlatmamalıdır; Arap ülkeleri topraklarının, üzerinde ‘’düşük maliyetli’’ savaşların planlandığı, yalnızca Arap kanının aktığı yabancı güçlerin oyun alanı haline getirilmesine izin vermemelidir.

Bu, her biri ayrı hedefi olan, birçok savaşçının çatıştığı (doğrudan ya da dolaylı)  bir sahne olan Suriye örneğidir.

Libya söz konusu olduğununda ise, bu ülkeye yeni bir Batılı askeri müdahale Cezayir topraklarında istenmeyen sonuçların meydaha geme riskini artırabilecektir. Bu nedenle Cezayit bu ihtimale karşı çıkmış ve bu savaşa siyasi bir çözüm bulmak savaşın farklı taraflarının aynı masada oturması için hiçbir çaba sarfetmemektedir.

Arap dünyası ancak aynı ülkenin vatandaşlarının birlikte, iyi niyetle, başkalarınınkini değil ulusal çıkarlarını gözeterek ileri derecede çürümüş bu durumdan çıkmayı başaracaktır.

_____________________

* Ahmed Bensaada, « Arabesque$ - Arap halk ayaklanmalarında ABD’nin rolü konusunda araştırma», Editions Investig’Action, Brüksel, Eylül 2015, http://www.michelcollon.info/boutique/fr/livres/29-arabesque-.html

 

 


Orijinal versiyonu



 

 


AddThis Social Bookmark Button